Canlıların Temel Bileşenleri Konu Anlatımı

05.06.2020
A+
A-

Biyoloji ayt konu anlatımı, Biyoloji tyt konu anlatımı , Biyoloji yks konu anlatımı… Merhaba arkadaşlar sizlere bu yazımızda Canlıların Temel Bileşenleri hakkında bilgi vereceğiz. Yazımızı okuyarak bilgi edinebilirsiniz..

Canlıların Temel Bileşenleri

İnorganik Bileşikler

İnorganik bileşenler canlıların vücudunda sentezlenemez ve her canlı dışarıdan hazır olarak alır. İnorganik bileşenler genellikle hücre yapısına katılmada veya enzimleri oluşturmada kullanılır. Başlıca inorganik bileşenler; mineraller, asitler, bazlar, tuzlar ve hayatımızın olmazsa olmazı sudur.

Özellikler

Canlı hücrelerin yapısına katılır.
Metabolik faaliyetlerde düzenleyi olarak görev alırlar.
Yıpranan dokuların onarılmasında görev alır.
Sindirime uğramadan hücre zarından kolaylıkla geçebilir.
Hücresel solunumda enerji elde etmek için kullanılamazlar.
Kemosentezde; amonyak (NH3), demir (Fe2+), nitrit (NO-2), hidrojen gazı (H2), hidrojen sülfür (H2S) ve sülfür (S2) gibi bazı inorganik maddeler kimyasal enerji elde etmek için kullanılır.
Kanın ozmotik basıncını ayarlar.
Enzimlerin yapısına kofaktör olarak katılırlar (mineraller).

Su

Su tüm canlıların temel maddelerinden biridir. İnsan vücudunun üçte ikisi sudur. Hücre içinde, hücreler arasında,kanda su bulunur. Vücut suyunun % 10’u kaybedildiğinde hayati tehlike başlar. Bu kaybedilen su oranı % 20’ye ulaştığında ölüm meydana gelir.
Su, iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomundan oluşmuştur. İki hidrojen atomunun ortasında bir oksijen atomu bulunur. Merkezi birleştiren doğrular arasında 104,5° lik açı vardır.
Hidrojenlerin bulunduğu bölge protonlardan dolayı “+” yüklü, oksijenlerin bulunduğu bölge serbest elektronlardan dolayı “–” yüklüdür. Bundan dolayı su molekülü polarite özelliğe sahiptir. Bir su molekülünün + yükü diğer su molekülünün – yükü tarafından çekilir ve iki su molekülü arasında hidrojen bağı oluşturulur. Böylece su moleküllerinin birbirine tutunması sağlanır. Suyun bu özelliğine kohezyon denir.
Su moleküllerinin bulundukları yüzeye tutunma özelliklerine ise adhezyon denir.
Adhezyon ve kohezyon özellikleri sayesinde bitkilerin odun borularında su ve çözünmüş mineraller taşınır.
Su 0°C de donar. Su donarken yapısındaki H bağlarından dolayı moleküller arasındaki mesafe büyür, özgül ağırlığı küçülür. Su donarken hacmi artar. Buz kütleleri suyun dibine çökmez, Suyun özgül ağırlığı +4°C de en yüksek değerdedir.
Biyokimyasal reaksiyonların gerçekleşmesi ancak sulu bir ortamda olur. Enzimlerin çalışabilmesi için hücrede belirli bir oranda su bulunması gerekir (en az % 15).
* Su iyi bir çözücüdür. Besin maddelerinin hücre içine alınması ve artık maddelerin atılışı ancak bu maddelerin erimiş olmalarıyla sağlanır.
* Zehirli maddeleri seyrelterek zehir etkisini azaltır.
* Su insanda terleme yoluyla vücut sıcaklığını ayarlar.Terleme sırasında su sıvı halden gaz haline geçerken ısı aldığından vücut serinler.
* Besinlerin sindirilmesi ve sindirilmiş besinlerin emilmesini sağlar.

Mineraller

Canlıların yapısında az da olsa minerallere gereksinim duyulur. Vücuttaki minerallerin en önemli fonksiyonları aşağıda özetlenmiştir.

Vitamin ve hormon gibi moleküllerin yapısına katılırlar.
Kanın ozmotik basıncının ayarlanmasında görev yaparlar.
Kas kasılmasında ve sinirlerde uyartı iletiminde rol oynarlar.
Bazı enzimlerin yapılarına katılarak onların katalizör görevine yardımcı olurlar.
Mineral içeren besinlerin düzenli olarak vücuda alınması gereklidir. Çünkü ter, idrar ve dışkı ile vücuttan sürekli mineral kaybı olur.

Tuzlar, asitlerle bazların birleşmesi ve aradan bir molekül su çıkmasıyla oluşurlar. Mineraller, hücreler ve hücre dışı sıvılarda mineral tuzları şeklinde bulunur.

 

Asitler ve Bazlar

Suda çözündüğünde hidrojen iyonu H+ veren bileşiklerdir. Tatları ekşidir. Mavi turnusol kağıdını kırmızıya çevirir. pH değerleri 0-7 arasında bulunur. Laktik asit ve sitrik asit gibi asitler organik asitlere örnektir. Hidroklorikasit ise inorganik asitlere örnek olarak verilebilir.

Suda çözündüğünde hidroksit iyonu (OH-) veren bileşiklerdir. Tatları acıdır. Kayganlık hissi verirler. Kırmızı turnusol kağıdını maviye çevirir. pH aralığı 7-14 arasıdır. Adenin, guanin, sitozin, timin ve urasil organik baza örnek olarak verilebilir. (Sodyum hidroksit), Potasyum hidroksit bazları ise inorganiktir. İnsanda depresyon, sinirsel ağrılar, diş çürümesi, kalp krizi, saç dökülmesi, konsantrasyon eksikliği, kronik yorgunluk, gibi metabolik rahatsızlıkların nedenlerinden birisi de asit-baz dengesinin bozulmasıdır.    - Ba(OH)2, KOH, Ca(OH)2, NaOH gibi bazlar solunum ve fermantasyon deneylerinde CO2 tutucu özelliklerinden dolayı ayıraç olarak kullanılır. Bunlar aynı zamanda nem tutucu olarak da kullanılır.    - pH değerlerindeki küçük değişiklikler bile canlılar için oldukça tehlikelidir. İnsan kanı için optimum pH değeri ortalama 7.4 dür. Kanın pH’ı 7’ye düşer ya da 7.8’e çıkarsa canlı birkaç dakika içerisinde yaşamını yitirir.

Toprağın asidik ya da bazik özellik göstermesi de bitkileri etkiler. Toprak ne kadar kireçliyse pembe-beyaz; bunun tam zıttı, ne kadar asitliyse o kadar mavi-mor olur.

Tuz

Asitlerle bazların birleşmesi ile oluşan maddelerdir. Hücreler ve hücre dışı sıvılar çeşitli mineral tuzlarını içerirler. Bunların en önemlileri sodyum, potasyum, kalsiyum ve magnezyum tuzlarıdır. Tuzlar vücut sıvılarının pH değerini ve osmotik basıncını dengelenme de görevlidir.

Organik Maddeler

Genel olarak yapısında C, H ve O bulunan ve canlılar tarafından üretilebilen bileşiklerdir. Yapılarında ayrıca azot, fosfor, kükürt gibi elementleri de katılabilir. Bazı bileşikler oksijen içermedikleri halde organiktir [metan (CH4) gibi]. . Canlılarda bulunan organik bileşikler; karbonhidrat, protein, yağ, vitamin, nükleik asitler, enzimler ve hormonlardır.

Karbonhidratlar

Yapılarında C, H, ve O atomu bulunur. Genel formülleri (CH2O)n şeklindedir. Bitkiler tarafından fotosentez ile üretilirler. Fazlası yağa dönüştürülerek vücutta depolanır. Canlılar tarafından 1. Sırada enerji verici olarak kullanılırlar. Nükleik asitlerin (DNA, RNA) ve ATP’nin yapısına katılırlar. Lipit ve proteinlerle birleşerek hücre zarının yapısına katılırlar. Bitkilerde hücre çeperinin yapısına katılırlar. Canlılarda; monosakkarit, disakkarit ve polisakkarit olarak bulunurlar.

Monosakkaritler

Sindirilerek daha küçük birimlere parçalanamazlar. Daha büyük yapılı karbonhidratların yapı taşlarıdır. Bazı monosakkaritler tatlıdır. Üç karbonlu olanlar trioz, dört karbonlular tetroz, beş karbonlular pentoz, altı karbonlular heksoz adını alırlar.

İçerdikleri C sayısına göre monosakkaritler:

* 3C’li şekerler : Gliser aldehit (Triozlar)
* 5C’li şekerler : Riboz, Deoksiriboz (Pentozlar)
* 6C’li şekerler : Glikoz, Galaktoz, Fruktoz (Heksozlar)

Pentozlara, RNA’nın yapısına katılan riboz ve DNA’nın yapısına katılan deoksiriboz şekerleri örnek olarak verile­bilir. Bunlar enerji kaynağı olarak kullanılmazlar.

Heksozlara, glikoz (üzüm şekeri, kan şekeri), fruktoz (meyve şekeri) ve galaktoz (süt şekeri) örnek olarak verile­bilir. İnsan kanında belirli miktarda glikoz bulunur. Beyin hücrelerinin çalışması glikoz varlığına bağlıdır.

Disakkaritler

İki molekül monosakkaritin dehidrasyon senteziyle birleşmesi sonucu oluşan şekerlerdir. (Küçük moleküllerin birle­şirken su açığa çıkarması şeklindeki tepkimelere dehidrasyon sentezi denir.)

Disakkaritlerin oluşumu sırasında monosakkaritler birbirlerine glikozit bağı ile bağlanır.

Canlılarda en çok bulunan disakkaritler maltoz, sakkaroz (sükroz) ve laktozdur.

Maltoz: (glikoz + glikoz = maltoz + H2O) Arpa şekeri veya malt şekeri olarak adlandırılır iki glikozun dehidrasyon sentezi ile birleşmesiyle oluşur.

Sükroz: (glikoz + fruktoz = sakkaroz + H2O) Sakkaroz olarak da bilinir çay şekeridir. Glikoz ve fruktozun birleşmesiyle oluşur, şeker pancarı ve şeker kamışı gibi bitkilerden elde edilir. İnsan beslenmesinde çok önemli bir yere sahip olan sükroz, sadece bitkiler tarafından üretilir.

Laktoz: (glikoz + galaktoz = laktoz + H2O) Süt şekeridir Glikoz ve Galaktozun birleşmesiyle oluşur hayvansaldır.

Disakkaritler insan ve hayvanların sindirim sisteminde monosakkaritlere ayrılarak kullanılır. Bu olay hidrolizle gerçekleşir. (Büyük moleküllerin su katılarak kendisini oluşturan yapı birimlerine yani monomerlerine ayrılmasına hidroliz denir.)

Canlılar için Önemi
Karbonhidratların vücuttaki en önemli görevi, kimyasal reaksiyonlar için gerekli enerjiyi sağlamaktır. Glikozun oksi­jenli solunumla parçalanması sonucu karbondioksit ve su oluşurken önemli miktarda da enerji açığa çıkar.

Glikoz, kan şekerini oluşturur. Beyinin en önemli yakıt maddesidir. Kandaki glikoz miktarının düzenlenmesinde pankreasın salgıladığı insülin ve glukagon hormonları önemli rol oynar. İnsülin, glikozun kandan hücrelere geçerek enerjiye dönüşmesini (kan şekerinin düşmesini) sağlar. Glukagon ise karaciğerdeki glikojenin glikoza dönüşmesini hızlandırarak kan şekerini artırır.

Karbonhidratlar, glikoprotein ve glikolipit halinde hücre zarının yapısına katılır.

Riboz şekeri RNA ve ATP’nin, deoksiriboz şekeri ise DNA’nın yapısına katılır.

Memeli hayvanların sütünde bulunan laktoz, yavrunun beslenmesinde önemlidir.

Kitin, tıpta ve endüstriyel işlemlerde kullanılan bir karbonhidrattır. Elastik ve sağlam bir madde olduğundan ameliyat ipliğinin yapımında kullanılır. Gıdalarla ilaçlarda koruyucu; boya, kumaş ve yapıştırıcılarda bağlayıcı olarak kitinden yararlanılır. Ayrıca kağıdı sertleştirmek ve sağlamlaştırmak için de kitin kullanılmaktadır.

Vücudun ihtiyacından daha fazla alınan karbonhidratlar karaciğerde yağa dönüştürülür. Fazla karbonhidratla bes­lenen insanların şişmanlamasının nedeni budur.

Karbonhidratlar bakterilerin üremesini hızlandırarak dişlerin çürümesine yol açar.

 

Yağlar(Lipitler)

Lipit, tüm canlıların yapısında bulunan temel organik bileşiklerden biridir. Lipitler, doymuş ve doymamış yağlar olarak ayrılır. Doymamış yağlar, oda sıcaklığında sıvı hâlde bulunan lipitler; doymuş yağlar ise yine oda sıcaklığında katı hâlde bulunan lipitlerdir. Biyolojik önemi olan lipitler için yağ asitleri, nötr lipitler (trigliserit), fosfolipitler ve steroitler örnek gösterilebilir. Lipitler, insan ve hayvanların temel besinleri arasında yer alır.

Trigliseritler (Nötral Yağlar)

Bitki ve hayvan hücrelerinde depolanmış halde bulunan yağlar nötral yağlardır. 3 molekül yağ asidi ile 1 molekül gliserolün ester bağı ile birleşmesi ile oluşur. Birleşme sırasında 3 ester bağı ve 3 su oluşur (bağ sayısının su sayısına eşit olduğuna dikkat edin). Bir nötral yağda en az 2 çeşit en fazla 4 çeşit monomer bulunabilir.

Nötral yağların yapısındaki yağ asitlerinin karbon atomlarının arasında çift bağ olup olmamasına göre doymuş ve doymamış yağ asidi olarak ikiye ayrılırlar.

Doymuş yağ asiti: Karbon zincirleri arasında tek bağ bulunur.Tek bağ bulunduğu için karbon atomları hidrojene doymuştur. Oda sıcaklığında katı halde bulunur. Hayvansal kaynaklıdır. Örnek olarak iç yağ,kuyruk yağ,tereyağ verilebilir.

Doymamış yağ asiti: Karbon zincirleri arasında tek bağ ve çift bağ bulunur.Çift bağ bulunan yerlerde hidrojen eksik olduğu için hidrojene doymamıştır. Oda sıcaklığında sıvı halde bulunur. Bitkisel kaynaklıdır.Örnek olarak Ayçiçeği yağı,mısır yağı,soya yağı, pamuk yağı,fındık yağı verilebilir.

Fosfolipitler

Fosforik asit içeren lipitlerdir. Enerji vermek için çok kullanılmazlar, daha çok yapısal işlevleri olan bir lipit çeşididir. Hücre zarında ve sitoplazmasında bulunur ve hücrenin çalışmasında önemli bir rol oynar. Hücre zarına geçirgenlik kazandırır, lipitlerin organizmanın içinde ve hücreler arası taşınmasında görev alır. Hücre zarının yapısı oluşturulurken suyu seven kısımlar dışarıya, sevmeyen kısımlar ise içeriye bakacak şekilde dizilir.

Steroitler

Erkek ve dişi eşey hormonlarının yapısına katılır. Hücre zarının geçirgenliğini ve dayanıklılığını arttırır. D vitamini yapımında kullanılır. Sinir hücrelerinde yalıtım görevi görür. Hayvanlarda kolesterol steroit yapılıdır. Hücre zarının yapısında bulunur. Bitkilerde kolesterol bulunmaz.

Canlılar için Önemi 

Yağlar vücudun en ekonomik enerji kaynağıdırlar. Enerji kaynağı olarak karbonhidratlardan sonra kullanılırlar.

Hücrede yapı maddesi olarak kullanılırlar. Özellikle hücre zarının yapısına büyük ölçüde katılırlar. Ayrıca vitamin ve hormon olarak da görev yaparlar.

Yağların hücresel solunumla yıkılması sonucu fazla miktarda metabolik su oluşur. Bu yolla kış uykusuna yatan hayvanların, çöl hayvanlarının ve göçmen kuşların su ihtiyacı karşılanır. Ayrıca hafif olup az yer kapladıkları için göçmen kuşların uçmasında kolaylık sağlarlar.

Vücudun yağda çözünen vitaminlerden (A, D, E, K) yararlanmasını sağlarlar.

Vücutta sentezlenemeyen esansiyel yağ asitleri yağlarla alınır.

Aşırı yağlı besinlerle beslenme damar sertliği ve dolaşım bozukluklarına yol açabilir. Damar sertliğinde kan damarlarının iç yüzeylerini kaplayan yağ birikintisi, damar iç dokusunun sertleşmesine yol açar. Esnekliği azalan damarlarda kan akışı zorlaşır, damar çapları küçüldüğü için de kan basıncı artar ve tansiyon yükselir.

Vücuda fazla miktarda alman yağlar, yağ hücrelerinde depo edilerek yağ dokusunu oluşturur. Yağ dokusu, iç or­ganlara desteklik ettiği gibi deri altında birikerek vücut sıcaklığını korumaya da yarar. Örneğin kutup ayıları derile­rinin altına büyük miktarda yağ depo etmek suretiyle soğuk ortamda yaşamlarını sürdürebilmektedir.

 

Proteinler

Proteinler, amino asitlerin zincir halinde birbirlerine bağlanması sonucu oluşan büyük organik bileşiklerdir. Proteinler, açlık anında en son tüketilirler. Kimyasal sindirimleri midede başlar. Proteinler, amino asitlerin yapıtaşlarından oluşan polimerlerdir. Her proteinin kendisine has özelliklerinin olmasını sağlayan özel amino asit dizilimleri vardır. Canlılarda kullanılan 20 çeşit amino asit (canlıdan canlıya değişiklik gösterebilir) vardır.

Aminoasidin merkezin­deki karbon atomuna bir karboksil grubu, bir amino grubu, hidrojen atomu ve R ile sembolize edilen değişken bir grup bağlanmıştır. R grubunun farklı olması amino asitlerin çeşitliliğini sağlar.

Amino asitler proteinleri oluşturmak için birbirlerine peptit bağları ile bağlanırlar. İki aminoasit birleşirse oluşan bileşik dipeptit, üç aminoasit birleşirse tripeptit, çok sayıda aminoasit birleşirse polipeptit adını alır.

Polipeptit kavramı protein kavramının eş anlamlısı değildir. Bir protein, bir ya da birkaç polipeptidin çok özel bir şekilde bükülüp kıvrılarak özgül biçim kazanmasıyla işlevsel hale gelir. Hücrede protein sentezi ribozom denilen organelde gerçekleşir. Protein sentezi sırasında amino asitlerin dizilişini DNA belirler.

Aminoasitlerin çeşidi, sayısı ve dizilişlerinin farklı olması her canlıdaki protein çeşitlerinin de birbirinden farklı ol­masına yol açar.

Vücutta üretilemeyen ve besinlerle alınması gereken amino asitlere “temel (esansiyel) amino asitler” denir. Sıcaklık, pH, tuz derişimi gibi etkenler proteinlerin üç boyutlu yapısını bozar. Bu olaya denatürasyon denir.

Canlılar için Önemi 

Vücut dokularının onarım ve yapımında kullanılırlar.

Enzim ve hormon gibi yaşamsal olayları düzenleyen moleküllerin yapısına katılırlar.

Kas, kemik, kıkırdak gibi dokuların yapısına katılırlar.

Kanın pıhtılaşmasında rol oynarlar. Çünkü pıhtılaşmayı sağlayan fibrinojen molekülü protein yapılıdır.

Vücuttaki asit-baz dengesini korumada rol oynarlar. Çünkü proteinleri oluşturan amino asitlerin amino grubu bir baz gibi, karboksil grubu da bir asit gibi davranır (amfoterlik özelliği). Böylece hücrede meydana gelen pH değişiklikleri tamponlanmış olur.

Alyuvarlardaki hemoglobinin yapısında bulundukları için oksijenin dokulara taşınmasında görev yaparlar.

Vücutta bağışıklığın sağlanmasında görev yaparlar. Çünkü mikroplara karşı vücudun savunmasında görevli anti­korlar proteinden yapılmıştır.

Albumin ve globulin gibi kan proteinleri kan plazmasının ozmotik basıncını dengelemede rol oynarlar. Kasların kasılmasında görev alırlar.

Hücre zarının yapısına katılırlar ve madde geçişlerinde görev yaparlar.

Uzun süren açlık durumlarında (karbonhidrat ve yağlar tükendikten sonra) enerji kaynağı olarak kullanılırlar.

 

Nükleik Asitler

Nükleik asitler her hücrede bulunan genler ve kalıtsal faktörlerle ilgili protein sentezinin anahtar maddeleridir.
İlk kez hücre çekirdeğinden izole edildiği için adına “nüklein” yada “nüklein maddesi” denmiştir.
Ancak, çekirdek dışında da nükleik asitlere rastlandığı bilinmektedir.
Nükleik asitler kalıtsal bilgileri depolar ve aktarırlar.
Proteinlerde polipeptid zincirleri gibi nükleik asitler de nükleotidlerden kurulur.
• Nükleotidler ise molar oranları 1:1:1 olan 3 çeşit maddeden oluşur:

* Pentoz
* Fosfat grup
* Azotlu baz (purin ya da pirimidin)

Pürin: Pürin grubu bazlar çift halkalı olup Adenin (A) ve Guanin (G) olmak üzere iki çeşittir. Adenin ve guanin bazları hem RNA hem de DNA’nın yapısında bulunur.

Pirimidin: Pirimidin grubu bazlar tek halkalı olup Sitozin (C), Timin (T) ve Urasil (U) baslarını içerir. Bu bazlardan sitozin, hem DNA hem de RNA’da bulunur. Buna karşılık Timin sadece DNA’da , Urasil ise sadece RNA’da yer alır.

DNA (Deoksiribonükleik Asit)

Sarmal oluşturan iki nükleotit zincirinden meydana gelmiş merdivene benzer bir moleküldür.

Şeker-fosfat omurgaları sarmalın dışında yer alırken, azotlu bazlar sarmalın iç kısmında birbirleriyle eşleşirler. İkili sarmal içinde belirli bazlar birbirlerine uygunluk gösterir. Adenin bazı daima timin bazıyla, guanin bazı ise daima sitozin bazıyla eşleşir.

Adenin bazı ile timin bazı arasında iki, guanin bazı ile sitozin bazı arasında üç tane zayıf hidrojen bağı kurulur.

DNA’yı oluşturan zincirlerden birinin baz sırası bilinirse, bunu tamamlayan ikinci zincirin baz sırası da bulunabilir. Örneğin birinci zincirin baz sırası ATTCGACG şeklinde ise, diğer zincirin baz sırası TAAGCTGC şeklinde olur.

DNA’nın başlıca iki önemli fonksiyonu vardır. Bunlardan birincisi hücre bölünmesinden önce kendisini eşlemesidir. Bu olaya replikasyon denir. Böylece genetik bilginin yavru hücrelere aynen geçmesi sağlanmış olur. DNA’nın ikinci fonksiyonu, sentezlediği RNA sayesinde her hücrenin kendine özgü protein oluşturmasını sağlamaktır.

RNA (Ribonükleik Asit)

RNA tek sıra nükleotitten oluşur. Bu nedenle RNA’da, G=C ve A=U olma zorunluluğu yoktur. RNA’nın işlevi, DNA’dan aldığı genetik şifreye göre protein sentezini gerçekleştirmektir. RNA molekülü ribozomlarda, sitoplazmada, çekirdekte, mitokondri ve kloroplastlarda bulunur. RNA molekülü kendisini eşleyemez; DNA molekülü üzerindeki bilgiye göre gerekli RNA molekülleri sentezlenir. Bu yüzden her hücredeki RNA molekülü miktarı farklıdır.. Kas hücreleri gibi protein sentezinin yoğun olduğu hücrelerde fazla miktarda bulunur.

Görevlerine göre hücrede üç çeşit RNA bulunur.

Mesajcı RNA (mRNA): DNA’dan aldığı genetik bilgiyi, belirli şifreler halinde sitoplazmadaki ribozomla taşır. Bu bilgi sentezlenecek proteinin amino asit diziliş sırasını belirler.

Taşıyıcı RNA (tRNA): Sitoplazmadaki amino asitleri tanır ve ribozomla taşır.

Ribozomal RNA (rRNA): Proteinlerle birlikte ribozomların yapısını meydana getirir.

 

ATP

Adenozin trifosfat yani ATP; karbon (C), hidrojen (H), oksijen (O), azot (N) ve fosfat (P) içeren, tüm canlı hücrelerinde enerji dönüşümlerinde rol alan organik bir bileşiktir. Biyolojide karşımıza çok çıktığı için ATP nedir diye merak etmiş olabilirsiniz. ATP yapısında adenin bazı, riboz şekeri ve üç fosfat grubu içeren özel bir nükleotittir.

Azotlu organik bir baz olan adeninin beş karbonlu bir şeker olan riboza bağlanmasıyla oluşan yapıya “adenozin”; bu yapıya sırasıyla birinci, ikinci ve üçüncü fosfat gruplarının eklenmesiyle oluşan bileşiklere de sırasıyla adenozin monofosfat (AMP), adenozin difosfat (ADP) ve adenozin trifosfat (ATP) adı verilir.

ATP’nin fosfat grupları arasında yer alan iki bağa “yüksek enerjili fosfat bağı” denir. Bu bağlar kırıldığında enerji açığa çıkar. Canlı hücreler bu enerjiyi hücre içerisinde gerçekleşen metabolik faaliyetlerde kullanır.

ADP’den ATP sentezine fosforilasyon denir. Fosforilasyon 4’e ayırılır.

Substrat düzeyinde fosforilasyon: Bütün oksijensiz solunum çeşitlerinde ve oksijenli solunumun bir kısmında ATP üretilmesine substrat düzeyinde fosforilasyon denir. Substrat düzeyinde fosforilasyon sitoplazmada gerçekleşir. ATP çok verimi düşüktür. Bütün canlılar substrat düzeyinde fosforilasyon yapabilir.

Oksidatif fosforilasyon: Oksijenli solunumun ETS evresinde gerçekleşir. Çok sayıda ATP üretilir. Verimi diğer fosforilasyon çeşitlerine göre çok yüksektir. Oksijenli solunum yapan canlılar oksidatif fosforilasyon yapabilir.

Fotofosforilasyon: Fotosentez sırasında açığa çıkan enerjiyi kullanılarak gerçekleşen fosforilasyon çeşididir. Sadece fotosentez yapan canlılar fotofosforilasyon yapabilir.

Kemofosforilasyon: Kemosentez sırasında açığa çıkan kimyasal enerjiden yararlanılarak gerçekleştirilen fosforilasyon çeşididir. Sadece kemosentez yapan canlılar kemofosforilasyon yapabilir.

Enzimler

Canlı hücrelerde görev yapan ve biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşmesi için gerekli olan aktivasyon enerjisini düşüren katalizörlere denir. Enzimler olmasaydı bütün (enzimlerin etki ettiği) tepkimeler çok daha uzun zamanda çok daha az miktarda parçalanırdı. Örneğin Karaciğerde üretilen katalaz enzimi; H2O2 (hidrojen peroksiti) 1 saniyede 5.000.000 tanesini parçalar. Eğer katalaz enzimi bu tepkimede kullanılmasaydı tepkime 300 yıl sürecek ve sadece 1 tane H2O2 molekülü parçalanacaktı.

Vücuttaki görevi

Reaksiyon hızını canlılar için uygun bir seviyeye indirmek.
Reaksiyonun başlaması için gerekli aktivasyon enerjisinin düşürülmesi. Böylece canlı daha az enerji harcayarak tepkimeyi başlatır.
Reaksiyon oluşurken açığa çıkan enerjinin canlıya zarar vermeyecek düzeyde tutulmasını sağlamak.

Basit enzimler: Sadece protein kısımdan meydana gelmiş enzimlerdir. Örnek olarak sindirim enzimleri verilebilir.

Bileşik enzimler: Protein olan esas kısmın yanında protein olmayan organik veya inorganik yardımcı kısımların birlikte bulunmasıyla oluşur. Protein kısmına apoenzim kısım denir. Yardımcı kısmı ise; vitamin bağlanarak (koenzim) veya mineral bağlanarak (kofaktör) oluşabilir.

Hormonlar

Vücudumuzdaki özelleşmiş hücre grupları tarafından üretilip kana salgılanan kimyasal maddelerdir. Vücut içinde organlar arasındaki haberleşmeyi ve koordinasyonu sağlar. Düzenleyici moleküllerdir. Bazıları protein, bazıları streoit, bazıları ise amino asit yapılıdır. Her hormonun kanda belirli bir eşik değeri vardır. Seviyelerindeki azalma ya da çoğalma hastalıklara sebep olur ve ölçülmesi ya da takip edilmesi gereken durumlar olabilir.

Hayvanlarda hormonların üretildiği özelleşmiş hücre gruplarına salgı bezi denir. Bitkilerde salgı bezi yoktur. Bitkisel hormonlar, özel hücre grupları tarafından üretilip taşıma sistemi ile görevli oldukları yere aktarılır.

 

Vitaminler

Organik yapılı moleküllerdir. Sindirime uğramadan hücre zarından geçebilirler. Enerji verici değillerdir. Düzenleyici olarak kullanılırlar. Oksijen, ışık, metal ve sıcaklıktan etkilenirler.

Vücuttaki görevi

Büyüme ve gelişmede etkilidirler.
Üremede etkilidirler.
Vücudun direncinin artmasını sağlarlar.
Enzimlerin yapısına koenzim olarak katılırlar.

A vitamini: A vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Karaciğerde depolanan bu vitamin ısıya ve pişirmeye dayanıklıdır. Enfeksiyonlara karşı direnci arttırır normal büyüme, üreme, kemik ve diş gelişimi, görme için gereklidir. Cildin tırnakların ve saçların sağlıklı kalmasını sağlar. Diş ve dişetleri için büyük önem taşır .

Hangi besinlerde bulunur: Kayısı, kuşkonmaz, maydanoz, ıspanak, havuç, kereviz, marul, portakal, erik, domates.

B1 vitamini: Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür. Bu vitamin öncelikle şeker hastalığı, doku sertleşmesi, sinirsel hastalıklar önlenmesinde kullanılır ve yaşlı insanların zihinsel fonksiyonların sürdürebilmesine yardımcı olur.

Hangi besinlerde bulunur: Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve, koyun eti, sığır eti, balık eti, yumurta, süt.

B2 vitamini: suda eriyen bir vitamindir ve vücutta depolanmaz. Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur.

Hangi besinlerde bulunur: Buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek.

B3 vitamini: protein, yağ ve karbonhidrat metabolizması için gerekli olan bir vitamindir. Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar.

Hangi besinlerde bulunur: Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma.

B6 vitamini: Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur . Hayvansal ve bitkisel besinlerde düşük yoğunlukta bulunur.

Hangi besinlerde bulunur: Muz, avakado, tavuk eti, patates, ıspanak, bezelye, bira mayası, havuç, yumurta, balık.

B12 vitamini: Normal büyüme gelişmede olumlu rol oynar. Sinir hasarlarında tedavi edici rol oynar. Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur .

Hangi besinlerde bulunur: Süt, yumurta akı, peynir, balık, karides, dana eti, dana karaciğeri, böbrek, midye, dil balığı, ringa balığı, uskumru, sardalya.

C vitamini: Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur. Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır.

Hangi besinlerde bulunur: Siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşil biber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye, muz, kabak, lahana, ıspanak.

D vitamini: İnce bağırsaklardan kalsiyum ve fosforun emilimini düzenleyerek kemik büyümesi, sertleşmesi ve tamiri üzerinde etkili olur. Böbrek hastalıklarında düşük kan kalsiyumu seviyesini düzenler. Kas kasılmalarını önler. Kalsiyumla birlikte kemik gelişimini kontrol eder. Bebekler ve çocuklarda kemik ve dişlerin normal gelişme ve büyümesini sağlar.

Hangi besinlerde bulunur: Balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, ringa balığı, uskumru fileto, somon balığı, tuna balığı.

E Vitamini Toksisitesi: Bir kişinin doğal kaynaklarla E vitamininde doz aşımı yapması olasılığı çok düşüktür. Doz aşımı yapan çoğu insan, E vitamini takviyesi aldığından dolayı meydana gelmiştir. Yüksek dozda E vitamini takviyesi, kanama ve beyinde ciddi kanama riskini artırabilir. Yüksek E vitamini seviyeleri de doğum kusurları riskini artırabilmektedir.

K vitamini: Besinlerle birlikte kalın bağırsaktaki bakteriler tarafından da sentezlenir. Gereksiz antibiyotik kullanımı bakterileri öldürdüğünden dolayı K vitamini eksikliği görülür.

Hangi besinlerde bulunur: Ispanak, brokoli ve marul gibi yeşil yapraklı sebzeler, yaban mersini ve incir gibi bazı meyveler, et, peynir, yumurta ve soya fasulyesi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

BİR YORUM YAZIN