MS 2. Yüzyıl – MS 15. Yüzyıl Felsefesi Konu Anlatımı

22.06.2020
A+
A-

Felsefe ayt konu anlatımı, Felsefe tyt konu anlatımı , Felsefe yks konu anlatımı… Merhaba arkadaşlar sizlere bu yazımızda MS 2. Yüzyıl – MS 15. Yüzyıl Felsefesi hakkında bilgi vereceğiz. Yazımızı okuyarak bilgi edinebilirsiniz..

MS 2. Yüzyıl – MS 15. Yüzyıl Felsefesi

 

MS 2-MS 15. yüzyıl felsefesi, Hristiyanlığın yayılmasıyla başlayan ve 7. yüzyıldan itibaren İslamiyet’in de katılmasıyla dine dayalı bir şekilde 15. yüzyıla kadar devam eden süreçte yapılan felsefelerden oluşur.

Bu dönemde Hristiyan felsefesi düşünürlerinin çoğu aynı zamanda din adamıdır. İslam felsefesi düşünürlerinde ise böylesi belirgin bir ayrımdan söz etmek hatalı olur. Çünkü İslam felsefesi, din adamlarının yanı sıra başka düşünürler tarafından da yapılmıştır.

Hristiyan Felsefesi

MS 2. yy-15 yy. yy arasında ortaya çıkmıştır. İnanç-akıl ilişkisinin temel anlayışı “Anlamak için inanıyorum.”

Felsefe teolojiye yaklaşmıştır. Yani ilahiyata yaklaşmıştır. Teoloji dini bilgilerin zorlamadan öğrenilmesidir.

Hristiyan felsefesinin başlıca düşünürleri; Cellemens, Tertullian, Augustinus, Boethius, Erigena, Anselmus, Aquinalı Thomas, Ockhamlı William’dır.

Stoa Ahlakı

MÖ 300 civarlarında kurulan Stoa felsefe okulunun kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. Bu felsefe, Epiktetos ve Marcus-Aurelius gibi öne çıkan filozoflarla birlikte MS 3. yüzyıla kadar etkisini Roma’da sürdürmüştür. Ahlak alanına ait düşünceleri Hristiyan felsefesini etkilemiştir.

Stoa felsefesine göre doğanın kendi yasaları içinde işleyişi vardır. İnsan da bu işleyişe tabidir. İnsan, kendi dışında gelişen olayları değiştirebilme gücüne sahip değildir. Ama doğa karşısında özgür olmasa da insanın iyiyi seçme özgürlüğü vardır. Stoacılığa göre mutluluk, iyinin seçilmesiyle olur. Hayatta iyi olan şey ise erdem ve buna bağlı olarak şekillenen davranışlardır. Kötü olan ise içinde erdemsizliğin barındığı her türlü yaşayıştır.

Stoa düşüncesi içinde insanlar arasında bir ayrım yoktur. Alt-üst, zengin-fakir vb. hiçbir statü, insanlar arasında eşitliği bozamaz. Bu ayrımın olmadığını gösteren en iyi örnek, bünyesinde Marcus Aurelius gibi imparator filozof (Marcus Aurelius, MS 161-180 Roma İmparatoru) ile Epiktetos gibi köle filozofları bulundurmasıdır. Stoacılığın özellikle bu düşüncesi Hristiyan dinini etkilemiştir.

Hristiyan felsefesi, 2. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Patristik ve Skolastik dönem olarak sınıflandırılmıştır.

Patristik dönemde din adamları Hristiyan filozoflardır. Akılla dini açıklamak temel amaçtır.Bu dönemin temsilcileri Cellemens, Augustinus ve tertullion’dur.

Skolastik dönemde okullaşma, okul yolu dini eğitim yaygınlaşarak Hristanlık hızla yayılmaya çalışılmıştır. Bu dönemin temsilcileri Anselmus, Aquinalı Thomas ve Ockhamlı William’dır.

Hristiyan Felsefesinin Genel Özellikleri

Din merkezli düşünce görülmüştür.
Akılla dinin temelledirilmesi yapılmaya çalışılmıştır.
Akıl ve inanç tartışmaları ön plana çıkmıştır.
İnancın bilgiyi mümkün kıldığı düşüncesi egemendir.
Antik Yunan felsefesinden etkilenilmiştir.
Tanrı’nın varlığı kanıtlamaya  çalışılmıştır.
Kutsal metinlerin doğrulduğu merkeze alınmıştır.
Oluşturulan fikirlerde dinsel otoriteye karşı gelinmemesi gerektiği söylenmiştir.

Hristiyan Felsefesi Düşünürleri

Anselmus, Aqinalı Thomos, Augustinus, Tertullion, Wiiliam’dır.

Anselmus: İnancın akıl ile birlikte olduğunu ve inancın ön planda olduğu düşüncesiyle Anselmus felsefe tarihinde ‘anlamak için inanıyorum’ sözüyle bilinir. Akıl ve inanç temellendirmesiyle Anselmus, daha otoriter bir bakış açısına sahip olmuş ve evreni, doğayı ve varlığı anlamlandırmanın yolunun inançtan geçtiğini savunmuştur. Aynı zamanda fikirlerinden de belli olduğu üzere Teizmi savunan Anselmus’a göre Tanrı’yı reddetmek büyük bir eksikliği ve boşluğu kabul etmektir. Eğer Tanrı var olmasaydı bir çok varlık da olmayacaktı.

Aqinalı Thomas: Orta Çağ felsefesinin en önemli isimlerinden biri olan filozof Aristoteles ve Platonun felsefi görüşlerinden son derece etkilenmiştir. Hatta Farabi’nin zorunlu varlık anlayışının bir benzeri de Thomas felsefesinde yer alır. Aqinalı Thomas’a göre varlıklar 2’ye ayrılır. Zorunlu varlıklar ve zorunsuz varlıklar. Tanrı zorunlu varlıktır. Diğer tüm varlıklar ise zorunsuz varlıklardır. Yani Tanrı var olması kaçınılmaz ve zorunludur. Tanrı kendisi dışında hiç bir varlığa ihtiyaç duymaz. Oysa insanlar, gezegenler ve var olan tüm varlıklar Tanrı varlığına ihtiyaç duyar ve kendiliğinden var olması mümkün değildir.

Augustiunus: Hristiyanlığın en büyük savunucusu olan filozof, aynı zamanda geçmiş filozoflardan farklı ve yeni bir ufuk açmıştır. Augustinus felsefesinde Hıristiyanlık mutlu olabilmek için en büyük yoldur. Hıristiyanlık dinine bağlılığı felsefi görüşlerine de yansıyan Agustinus’a göre, birey ruh ve gövdeden oluşur. Ruh ne kadar iyi ve donanımlıysa beden de o oranda canlı ve dinamik olur.

Tertullion: Dogmatik değerlerin sorgulama ve akıldan çok daha üstün olduğunu savunur. Afrika asıllı Tertullion feslefeyle çatışan ve felsefenin srgulmalarına direnen filozoflardan biridir ,

Okhamlı Wiiliam: Nominalis filozof direk Tanrı varlığından bahsetmek mümkün değildir der. Ona göre materyalist bir bakış açısıyla baktığımızda Tanrı bi madde değildir ve soyutlamalar yoluyla ancak Tanrı vardır fikrine ulaşabiliriz. Kavramların ve adlandırmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulayan William’a göre, ancak Tanrının ilahi güçlerinin farkına vararak ve bunlar üzerinden akıl yürüterek Tanrı’nın var olduğunu bilebiliriz.

İslam Felsefesi

İslamiyet öncesi dönemde Doğu’daki çeşitli merkezlerde (Antakya, Harran, İran ve İskenderiye gibi) açılan okullarda Antik Yunan felsefesine dair çeviriler yapılmıştır. İslam medeniyetinin hızla yayılması çok farklı kültürlerin birbiriyle etkileşim kurmasını sağlamış; bilim, sanat ve felsefede önemli gelişmeler oluşturmuştur. Özellikle Bağdat (Beytül Hikme – Abbasiler dönemi) bu gelişmelerin merkezi konumuna gelmiştir.

7. yüzyılda ortaya çıkan İslam dini Ortadoğu’dan başlayarak çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. İslam felsefesi, kaynaklarını eski Mezopotamya, Hint, İran, Yunan ve Türk uygarlıklarından almıştır. Bazı durumlarda İslam dininin temelleriyle uzlaşmış , bazı durumlarda ise ters düşmüştür.Çoğunlukla Arapça yazılmıştır. Sadece Müslümanlardan değil çeşitli din ve milletlerden düşünürlerin yapmış olduğu felsefi etkinliktir. Kısaca İslam felsefesi İslam kültür ve uygarlığı çevresindeki her türlü felsefeyi kapsar.

İslam Felsefesinin Genel Özellikleri

Antik Yunan felsefesinden etkilenilmiştir.
Çeviri faaliyetleri yapılmıştır. (ilk çeviriler İran ve Hint kültüründen olmuştur)
Akıl, iman, inanç gibi konular tartışılmıştır. Tanrının varlığını kanıtlama, Tanrıya ulaşma, ahlakı dine dayandırma, inanç ile aklı uzlaştırma söz konusudur.
Batı felsefesini etkilemişlerdir.

İslam Felsefesindeki Görüşler

İslam dunyasında ortaya çıkan felsefi yaklaşımlar ve pek çok hususiyetleri ve ozellikle dine bakışları açısından farklılık arzederler. Fakat Maddeciler hariç tüm ekoller İslam’ın tevhit anlayışı esaslarına çok yakınlardır. Bu ekoller geneli itibarıyla Tanrı, ruh, vahiy, peygamber, kutsal kitap vb. dinsel varlık ve kavramları kabul ederler.

Başlıcaları;

Dehriyye (Materyalist): Adını “başlangıcı ve sonu olmayan” anlamındaki dehr kelimesinden alan materyalist ve ateist bir felsefe ekolüdür. 7. yy’da şekillenen bu anlayış İran kültürü ve Brahmanizm inancından etkilenmiştir. Temsilcisi İbn-ür Ravendi’dir. Ona göre evren ezeli ve ebedidir. Evrenin ötesinde doğa üstü bir güç olmadığı gibi peygamberlik, din ve mucizelerin varlığına da inanılmaz.

Tabiiyye (Tabiatçı, Naturalist): İslam felsefesinde deist yaklaşımı savunan anlayıştır. Kurucuları Cabir Hayyan, Ebu Bekir Razi. Tanrı’nın evreni yaratmış olduğunu kabul etmelerine karşılık peygamberlik, vahiy, kutsal kitaplar ve mucizelere inanmazlar. Bu anlayışa göre insan aklı sayesinde iyiyi, güzeli ve doğruyu bulabilir.

Meşşaiyye: İslam felsefesinde en geniş etkiye sahip olan anlayıştır. El Kindi, İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina gibi  filozofların temsil ettiği bu ekol, Aristocu anlayışı benimsemişlerdir. Meşşaiyye “gezinenler” anlamındadır. (Aristoteles,kurduğu okulda derslerini öğrencileri ile gezinerek verdiği için felsefesi bu adla tanımlanmıştır.) Meşşailere göre insan gerçeğe akıl ile ulaşabilir.(Rasyonalist) Bu anlayış Tanrı’nın varlığını, vahyin mümkün olduğunu ve peygamberliğin gerekli olduğunu kabul etmiş din ile felsefeyi uzlaştırma çabasında olmuştur.

İhvan-ı Safa: 10. yy’ın ortalarında Basra merkezli gizli ve siyasi bir örgüt şeklinde yapılanan İhvan-ı Safa’nın (Temizlik Kardeşleri) kimlerden oluştuğu ve gerçek amaçlarının ne olduğu bilinmemektedir. Cehalet, batıl inanç  ve sapkın fikirlerle kirletildiğini düşündükleri dinin ancak felsefe ile temizlenebileceğini savunan İhvan-ı Safa, insanlığın kurtuluş, huzur ve mutluluğunun felsefileşmiş din ile sağlanabileceğini ileri sürer. Harf ve sayılar sembolizmini kullanan bu anlayışa göre dinlerin kutsal kitaplarındaki yaradılış, ruh, şeytan, cennet ve cehennem gibi kavramlar sembol olarak anlaşılmalıdır. Ruh, cennet, melek gibi güçler aslında doğada bulunan varlıkların birer sembolünden ibarettir.

İşrakiyye: İşrakiyye; güneşin doğması ve aydınlanma anlamına gelir. 12. yy’ın sonlarına doğru Şehabeddin Sühreverdi tarafından kurulmuştur. İnsanın hakikate, sezgi ya da iç aydınlanmayla ulaşabileceği savunulur. Aristoteles’e ve Meşşailik’e karşı tepki olarak çıkmıştır. İşrakiyye felsefesinde bilgiye ulaşmada akla karşı çıkılır. Bilginin kaynağı ilham ve sezgidir. İnsan, karanlıktan aydınlığa tasavvuf eğitimiyle nefsini eğiterek, belli aşamalardan sonra hakikate ulaşabilir.

İslami Felsefe Düşünürleri

Hallac-ı Mansur (858 – 922)

Şeriat, tarikat, marifet, hikmet kapılarından geçti; hakikate ulaştı. Tanrının varlığını o kadar hissetti ki, onun içinde eridi; “En-el hak” (Ben tanrıyım) dedi. Tanrının ya da başka bir deyişle “mutlak varlık”ın kişide vücut bulduğunu ve kişinin varlığının tanrının –mutlak varlığın- varlığı içinde yok olduğunu söyledi; vahdet-i vücut inancıyla esrikti.

Softalar onu küfürle, tanrıya şirk koşmakla suçlayıp işkenceyle katlederken o; “Yarabbi canımı alan bu kullarını bağışla. Çünkü onlar senin bana gösterdiğin sırlardan haberdar değiller, senin bana gösterdiklerini onlar göremezler, bilemezler” diyecek kadar “âli”ydi.

Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Arabi, Pir Sultan Abdal, Mısri; onun düşünceleriyle, inancıyla yoğruldu. Ardında “Kitab-üt Tavasin” gibi yürek ferahlatan önemli bir eser bıraktı ancak en önemli eseri elbette hayatıydı.

Farabi (870 – 950)

Adı, Türkistan’ın Farab şehrinde doğduğundan Farabi’ydi. Aristo’yu, Platon’u, Zenon’u okuyup yorumlamıştı. Aklı, ilmin ve inancın merkezine koydu; inançla usu uzlaştırmaya çalıştı. Felsefe, matematik, fizik ve musikiyle uğraştı. Bilimi; fizik, matematik ve metafizik olarak üçe ayırdı.

Batılı bilim adamları onun bu sınıflandırmasını ancak 13. yüzyılda kabul edecekti. Sesin titreşimlerle yayıldığını, havanın iletken olduğunu ilk o yazdı. Usçuydu; erdemin temelinde bilgi olduğunu savladı. Cevher (töz), zaman ve boşluk üzerine kapsamlı tezler yazdı. Yapıtlarıyla bugün dahi düşün çevrelerinde “Doğu’nun Aristoteles’i” olarak kabul edilir.

“Hiçbir şey yoktan var olmaz ve hiçbir şey vardan yok olmaz” diyerek materyalizmi özetleyen kimyacı Lavoisier’den yedi asır önce; “Hiçbir şey kendiliğinden yok olmaz, böyle olsaydı, var olmazdı” dedi.

Henüz dilimize çevrilmemiş olan “Kitabu’l-vahid ve’l-Vahde” adlı eseri; mantık, epistemoloji ve ontolojiye ilişkin düşüncelerini bir araya topladığı, başından sonuna “bir” ve “çok” kavramını ele aldığı en önemli eserlerinden biridir.

İbn Sina (980 – 1037)

Hekimdi. İslam dünyası ona “eş-şeyhü’r-reîs”, yani “baş üstat” dedi. Felsefe, tıp, edebiyat, aritmetik, geometri, mantık ve fizikle uğraştı. Ontoloji ve psikoloji üzerine önemli çalışmalar yaptı. Epistemoloji ve ontoloji üzerine önemli eserler verdi. Ortaçağ karanlığında eserleri Latince ve İbraniceye çevrildi. Elementler ve mekanik üzerinde çalıştı; Aristo’nun Hareket Teorisi’ni eleştirdi.

Fizik çalışmaları, yeniçağ mekaniğine öncülük etti. Pek çok dalda önemli eserler verdi ancak en büyük eseri Batı ülkelerinde 16, Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan “el-Kânûn fî’t-Tıb” (Tıp Kanunu)’dır. Beş kitaptan oluşan ansiklopedik eserde anatomiden cerrahi yöntemlere, ilaç yapımına ve tedavisine çağını aşan çok önemli bilgiler yer alır.

Gazzâlî (1058 – 1111)

Ömrü boyunca hakikati aradı. Bu uğurda her şeyi ama her şeyi sorguladı; felsefeyi, varlıkları, inancı, tanrıyı, aklı ve elbette kendisini. Öyle ki bir dönem neredeyse aklını yitirecek noktaya geldi; bunalıma girdi ve dış dünyayla irtibatını kesti.

Septikti; her şeyden, kendinden bile şüphe ediyordu. Yunan septikler Protagoras ve Gorgias’ı biliyordu. Hakikate, mutlak bilgiye ulaşmaktaki tutkusu onu zaman zaman küfre, zaman zaman tasavvufa yaklaştırdı. Kendi varlığından dahi şüphe ettiği noktada, -tıpkı Descartes gibi ama ondan yaklaşık 500 yıl önce- “Onun varlığı açıktır. İnsanın kendi varlığına dair hiç şüphe yoktur. İrade ediyorum, demek ki varım” dedi.

Pek çok kitabı Batılı düşünürler tarafından 12. yüzyıldan önce Latinceye çevrildi. Bunlardan en önemlisi “el-Munkız Mine’d-Dalâl”dir; Descartes’ın “Metot Üzerine Konuşmalar” adlı kitabı bu eserle büyük benzerlikler içerir.

İbn Tufeyl (1106 – 1186)

Hekim, hukukçu ve filozoftu. Felsefe, tıp, matematik, astronomi ve edebiyat dallarında oldukça iyi bir eğitim aldı. İbn Sina’nın en önemli eserlerinden biri olan “Hikmeti Meşriki”nin devamı niteliğindeki “Hayy Bin Yakzan” adlı kitabı, İbn Bacce ve İbn Rüşd’le birlikte Endülüs’ün en büyük üç filozofu arasına girmesini sağladı.

“Nur” yani “aydınlanma” felsefesini anlattığı “Hayy bin Yakzan”da Tufeyl, vahiyci tanrı anlayışının yerine aklın ve sezginin bildirdiği tanrıyı koydu. 16. asırda yaşanan Aydınlanma Çağı’ndan yüzyıllar önce aydınlanma felsefesini anlattı. İnsanın merak, keşif, kavrama ve bilgelik evrelerinden sonra hakikate ulaşacağını; tanrının varlığını bu noktada kalben olduğu kadar aklen de kanıtlayabileceğini savladı.

Daniel Defoe’nun “Robinson Crusoe”su ve Rousseau’nun “Emile”i, Latinceye ve pek çok Batı diline çevrilen “Hayy bin Yakzan”la büyük benzerlikler taşır. Hatta “Robinson Crusoe”da neredeyse yalnızca isimler değiştirilmiştir.

Feridüddin Attar (1136 – 1221)

Eczacıydı, lokmandı. Yaşadığı mistik bir olay nedeniyle varını yoğunu fakirlere dağıtıp yollara düştü. Kendini ilim, irfan ve ibadete adadı. Mevlana’nın üstadıydı. Eserleri Arapçaya, Fransızcaya ve İngilizceye çevrildi.

En önemli eseri, hakikat arayışını kuşların dilinden anlattığı 4724 beyitlik “Mantıku’t Tayr”, tasavvuf edebiyatının köşe taşıdır. Hakikate ulaşma yolunda kemale eren “simurg” yani “otuz kuş”u anlattığı eserinde, vahdet-i vücud inancını alegorik bir şekilde anlatır.

İbn Arabi (1165 – 1240)

Yaşadığı dönemin ve coğrafyanın en büyük filozoflarından biri olan İbn Rüşd ile görüştüğünde 17 yaşındaydı. Bilginin yalnızca akıl yoluyla elde edileceğini savlayan İbn Rüşd’ün düşüncesinde bir noksanlık olduğunu daha o yaşlarda fark etti. İnsan bazı şeyleri sezgi yoluyla, kalbi olarak biliyordu. Akli bilgiler; duyular ve deneyim yoluyla elde ediliyordu ama bazı bilgiler vardı ki aşkındı, ‘a priori’ydi (doğuştan).

Yalnızca kendi halkını etkilemekle kalmadı; felsefesi Endülüs’ten Yeni Delhi’ye, Hicaz’dan Kırım’a geniş bir coğrafyaya yayıldı. “Vahdet-i vücud” öğretisine inanıyordu. Varlığın birliği onun felsefesinde öyle bir hal almıştı ki, Yaradan ile yaratılan arasında neredeyse fark kalmamıştı. İnsanın tanrının bir parçası olması ve tanrıyla yani özüyle bütünleşmesini dillendirmesi softalar tarafından küfür olarak görüldü ve çok eleştirildi.

Ama o “Fusus’ül Hikem” yani “Hikmetlerin Özü” eseriyle öyle bir mertebeye ulaştı ki, “Ebu Ekber” sıfatını aldı. Bugün İbn Arabi Derneği; Oxford’dan Sorbonne’a, Harvard’dan Stanford’a ve Cambridge’e dünyanın en önemli üniversitelerinde oldukça kapsamlı çalışmalar yapıyor. Batı; Arabi’yi keşfetmeye, anlamaya çalışıyor.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

BİR YORUM YAZIN